Download W.K.C.guthrie Ilkcag.felsefesi.tarihi PDF

TitleW.K.C.guthrie Ilkcag.felsefesi.tarihi
File Size6.7 MB
Total Pages160
Document Text Contents
Page 1

H.K.C. «IJTHRIE

İLKÇAĞ
FELSEFESİ

TARİHİ
Çeviren: Dr. Ahmet Ceyi^ei

GUNDOGAN YAYINLARI

Page 80

fındon sevilmemesi hiç şaşırtıcı değildi. Atinalıları —yaptıklan yanlış

her ne denli trajik olsa do— Sokrates'i Sofistlerle karıştırdıkları ve,̂ o-

no Sofistlerin neden olduğu bir nefretle baktıkları için, tijmüyle o-

yıployomoyız. Sofistler bilginin olanaksız olduğunu savunuyorlardı;

Sokrates ise hemen herkese hiçbir şey bilmediğini göstermişti. Ger­

çekte aradaki farklılık çok derin ve temelliydi; çiinkLİ Sokrates'in eyle­

mi bilginin olanaklı olduğuna ilişkin tutkulu inanca dayanmaktaydı,

oncok bilgiyi erekleyen araştırma etkinliğinin boşloyobilmesi için,

herşeyden önce, insanlonn çoğunun anlıklarını dolduran sözde-bilgi

parçacıklarının ve yanlış düşüncelerin oluşturduğu enkazın kal­

dırılması gerekiyordu. Sofistlerin kuşkuculuklannın tam tersine, onun

insanlara sunduğu, kendisine henüz " erişilmemiş bir bilgi ülkü "süydü

Onlar bir kez bilgiye giden yolu kavramaya görsünlerdi, Sokro-

tes onlarla birlikte bilgiyi araştırmaya dünden hazırdı, ve onun için

her tür felsefe bu "ortak araştırma" düşüncesinde özetlenebilirdi. Ne

kendisiyle birlikte araştırmaya katılacak kişi ne de kendisi henüz

doğruluğu bilmiyorlardı, ancak karşısındaki doğruluğa giden yolun

bu olduğundo, ikna edilirse, onu bulmak umuduyla bir oroyo gelebi­

lirlerdi. Gerçek Sokratesçilik, onun için, öncelikle ve büyük ölçüde,

böyle bir ruh halini, bu türden bir anlıksal tavrı, kendini be­

ğenmişlikle karıştırılması pek kolay olan bir entelektüel tevozuyu tem­

si l eder, çünkü gerçek Sokratesçi, yalnızca kendisinin değil, ancak

aynı zamanda tüm insanlığın bilgisiz olduğunu kabul etmiş kişidir,

işte Sokrates'in katkısını do, herhangi bir pozitif öğreti bütünü yerine,

bu'tutum oluşturdu.

Öyleyse, yeniden onun, arete kazanmak istiyorsak, insanın ere­

ğini yo do işlevini bulgulama ve tanımlamanın özsel bir önhazırlık ol­

duğu üzerindeki ısrarına dönecek olursak: Söz konusu erek yo do

işlevin Sokrates'in kendisi tarafından, belirttik ve kupkuru terimlerle ta­

nımlanmış olmasını beklemeyeceğiz. Onun görevi, insanların bu zo-

(1) Bkz., Hacicfortlı.

gO İLKÇAĞ F E L S E F E S İ T A R İ H İ

Page 81

runluluğun ayırdına varmalarını sağlamak ve kendisiyle, istenilen ta­

nımın araştınlıp, bulunabileceği bir yöntem önermekti. Bu yöntemle

kendisi gibi, kendisinin yakınında olan araştırmacılar do, onu bulma­

ya koyulabilirlerdi.

Ahlaksal düşüncenin, Sokrates'in yaşadığı çağın bir özelliği olan,

düzensizliği ve bozukluğu içinde, onun gözüne bir olgu, özellikle za­

rar verici bir şey olarak, çarpmaktaydı. İnsanların konuşmaları, ah­

laksal fikirleri betimlemek için düşünülmüş çok sayıda genel terimle

—adalet, ölçülük, cesaret, v.b.g;,— doluydu; Söz konusu genel te­

rimleri bu denli özgürce ve rahatlıkla kullandıklarına göre, Atinalıların

bu sözcüklerin ne anlama geldiğini bildiklerini, tüm saflığım ve

içtenliğimle, düşünmeye boşladım, ve bunların anlamlarını gerçekten

de bilgisiz biri olan bono söyleyeceklerini umutla beklemeye koyul­

dum, der Sokrates. Ancak onları sorguladığı zaman, o hiçbirinin

kendisine düzgün bir açıklama getiremediğini gördü. Belki de. Sofist­

lerin öğretimleri ışığında, bu terimlerin gerçekten de hiçbir anlamı ol­

madığı düşünülmüş olmolıdır, ancak eğer durum böyleyse, insanların

bu genel terimleri kullanmamaları gerekir. Yok eğer, bu terimler de­

ğişmez ve kalıcı bir anlam taşıyorlarsa, onları kullanan insanlar bun­

ların ne onlomo geldiklerini söyleyebilmelidirler. Bilgeliğin, adaletin

ve iyiliğin ne olduğunu bilmedikçe, bilgece, adil yo da iyi bir bi­

çimde eylemekten söz edemezsiniz,. Sokrates'in kuşkulandığı gibi,

aynı sözcükleri kullanan farklı insanlar, bu sözcüklerle .farklı şeyler

kastediyorlarsa eğer, bunlar anlaştıklarını sanarak, anlaşmadan ko­

nuşuyorlar demektir ve sonuçta ortaya yalnızca karışıklık yo do kar­

maşa çıkar. Karmaşa-aynı onda hem entelektüel hem de ohlokso^

yönden olur. Entelektüel olarak, terimleri sizin kullandığınız onlon-;-

dan farklı bir anlamla kullanan biriyle tortışorok, büyük bir.olasılıkla,

bir kavga dışında, hiçbir yere varamazsınız; ve ahlaksal olarak,

gündemdeki genel terimler ahlaksal fikirlere karşılık geldikleri zaman,

sonuç anarşiden başka bir şey olmaz. Sokrates'in "Erdem bilgidir" di­

yerek dile getirmek istediği de, işte tam tamına sorunun, bu entelek-

İLKÇAĞ F E L S E F E S İ T A R İ H İ 8 1

Page 159

her seferinde, bu konu için yoşomsol bir önem toşıyon ayrıntılı bir tar­
tışmayı erteler. Belki, bunun kendisi için bir tijr dinsel fikir olduğunun,
ve onu katışıksız bir biçimde ussal olmayı erekleyen bir felsefenin sı ­
nırları içinde tutma giJçİLiğünün kendisi de oyırdındaydı. Ancak insa­
nın değişik doğasıyla doho oşoğı düzeyden vorlıklonn doğası ara­
sındaki bu ayrımı kabul etmezsek, Aristoteles'i düşündüğümüzden ve
beklediğimizden, sanıyorum, daha çok yanlış onlayocoğız. Farklılık
İnsandaki en yüksek ve en iyi parçanın -—tam ve özgün anlamı için­
de, onun gerçek doğasına karşılık gelen parçanın— onun üstünde
olan varlığın doğasıyla, eşdeyişle Tann'nın doğosıylo özdeş olması­
dır. Aristoteles'in nasıl, Tann'nın sürdüğü kobul edilen ebedi ve kutsal
bir yoşomo ilişkin tek uygun betimlemeyi, bu yaşamın kesintiye uğra­
mayan düşünceden oluşmasında bulduğunu görmüştük. "Çünkü anlı­
ğın etkinliği yaşamdır."

insanın doğOsı hakkında söylemiş olduklorımızo karşı çıkmok,
Aristoteles'in sözlerinin gerçek onlomını yodsımok olacaktı. Her yara­
tığın ergonu kendi formunu elde etmek ve kendisine özgü, uygun et­
kinliği yerine getirmektir. Aristoteles bir ato ilişkin olorok do, insana
ilişkin olorok söylediği gibi, onun ergonunun kendisinde bulunan en
yüksek öğeye göre yaşamak olduğunu söyleyecekti. Ancak o bunun
"gücü yettiği sürece, insanlığı ereklemek" anlamına geldiğini söyle­
mez —hoş zaten biz de bunu ondon beklememeliyiz-— çünkü bu,
onun üzerindeki sınıfın yoşomıno ulaşmaya çalışmak olur. Atın insan­
la ortak olarak paylaştığı birtakım işlevleri vardır —büyüme, üreme,
duyum— ancak o insanın en yüksek işlevinden yoksundur. Onun en
yüksek etkinliği, insonm en yüksek etkinliğinden farklı bir dünyadadır.
İnsanla Tanrı arasındaki ilişkiler de oynı biçimde farklıdır, inson hiç
kuşkusuz özdekle engellenmiştir ve onun Tonnnın dinginlik içinde
geçen yetkinliğinden yoksun kalmasına yol açan, yetkinlikten yoksun
yönleri ve engelleri bulunmaktadır. Bu nedenle o kendisinde bulunan
en yüksek öğeyi, kesintiye uğramadan ve engelle korşıloşmodon ya­
şama geçiremez. Ancak nasıl ki inson diğer yorotıklardo bulunma­
yan bir yetiye sahip değilse, tıpkı bunun gibi, en yüksek varlık bile,
insondo bulunmayan bir yetiye sahip değildir. Bizim, inson varlıktan

İLKÇAĞ F E L S E F E S İ T A R İ H İ 159

Page 160

olarak bir ayrıcalığımız ve bir de sorumluluğumuz vardır. Gerçekte,
bunlardan çoğunu, bedeni ve gereksinimlerini, ve onların mantıksal
olarak işaret ettikleri toplum yaşamını ihmal etmeyi deneyerek yapa­
mayız. Çijnkü beden de anlık denli, bizim bir parçamızdır. Psyche-
ye ilişkin araştırmaların, yaşama ilişkin bilimin de öğretilmiş olduğu
gibi, her birimiz bir birlik oluşturmaktayız. Öyleyse, tam ve bütünlijk-
lü bir yaşamda, ahlaksal erdemlere de yer vardır. Ancak ahlaksak
erdemler ikincildir. Bu sözijnden dönmez bir entelektüalistin amentü-
südür. "Anlığın etkinliği yaşamdır" Anstofeles'in felsefesi. Yunan dü-
şijncesinin doğal dekoru içinde, eşdeyişle kent-devletinde açtığı son
çiçektir. O son çözümlemede, içinde her insanın etkin bir rol oynadı­
ğı bu yoğun birimi sil ip süpüren ve onun yerine dünyayı kucaklaya­
cak büyük bir krallık düşüncesini geçiren, İskender'in hocasıydı. İs­
kender ülküsünü gerçekleştiremeden öldü ve ardılları o gün için
bilinen dünyayı, despotça yönetilen üç ya da dört imparatorluğa
böldü. Atina'nın ya da Korent'in bir yurttaşı olmak artık yeterli değil­
di, çünkü kentlerin özerklikleri bir daha geri gelmemecesine ortadan
kalkmıştı. Geriye dönüp baktığımızda, bize kent-devleti gerçekliğini
İskender'den daha önce yitirmiş gibi görünür, oysa Politikasını oku­
duğumuz zaman, Aristoteles'in anlığının genel çatısını halâ kent-
devleti fikrinin oluşturduğunu görürüz. Ondan sonra bu artık kesinlikle
olanaklı değildi. İnsanın büyük güçler karşısındaki çaresizliği o güne
dek rastlanmadık, farklı türden felsefeler doğurdu. Bu yoğun bir bi­
reycilik, ve entelektüel bir ülkü olarak değil de, iktidarsızlık ve umut­
suzluk karşısında sığınılacak bir yer olarak, felsefe anlayışını getirdi.
Bu Epikuros'un dinginciliği (guietism) ya da Stoanın yazgıcılığı (fata-
lism) olabilirdi. Yunan'ın eski özgür ve korkusuz araştırması gitmiş,
Aristoteles'in düzeni altüst olmuştu. Kendisine uygun bir biçimde ya­
şanılacak bir eylem kuramı önce gelmekteydi, ve anlığın doyumu ke­
sinlikle ikinci sırada kalmaktaydı. Hellenistik dünya bunların kendi
başarılarıydı, ancak büyük ölçüde Yunan'ın yabancı, özellikle- de
Doğulu öğelerle giderek yoğunlaşan etkileşiminin doğal bir sonucu
oldu. Eğer burada bulgulamak istediğimiz antik Yunan'ın anlığı ise,
bu, kitabımıza bir son vermek için yeterli bir özür oluşturur.

160 İLKÇAĞ F E L S E F E S İ T A R İ H İ

Similer Documents